Av. Polat SABUNCU


ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLİK YILLARIM – 3

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


                         (GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

                           Türkiye İşçi Partisi  (TİP) ve  YÖN dergisinin, 1960’lı yıllarda 27 Mayıs devriminin getirdiği özgürlük ortamında gençliğin ve halkın bilinçlenmesinde çok önemli katkıları oldu. Faşist İtalya’dan alınıp Türk Ceza Kanunu’muza daha da ağırlaştırılarak eklenen 141 ve 142. maddeler,  ülkemizde sosyalist/komünist  partilerin kurulmasını ve bu konuda propaganda yapılmasını yasaklamıştı. Oysa Batı demokrasilerinde sosyalist/komünist partiler özgürce kurulup iktidar mücadelesi  verebiliyordu. En son DP döneminde 1951 yılında ağırlaştırılan bu maddelerle, ülkemizde egemen emperyalizm işbirlikçisi  sermaye sınıfına karşı emekçi  sınıfların çıkarına hizmet eden   her türlü toplumsal/siyasi oluşum  komünizm varsayılıp cezalandırılıyordu. Öyle ki haksız yere iki ayrı davada hüküm giyen ve 13  yıl hapis yatırılan dünyaca ünlü  şairimiz Nazım Hikmet 1951  yılında özgürlüğüne kavuştuktan sonra askere alınmak istenince, askerde öldürülme olasılığı nedeniyle yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldığı için vatan haini olarak yaftalanmıştı; onun şiirlerini okumak, yayınlamak bile komünistlikten kodesi boylamak için fazlasıyla yeterliydi. ABD emperyalizminin şekillendirdiği Türk demokrasisi, DP döneminde, ulusal çıkarlardan çok Atlantik Sistemi’nin çıkarlarına hizmet veriyordu. Bu dönemde çıkarılan Maden Kanunu, yer altı zenginliklerimizin değerlendirilmesinde ABD/Avrupa sömürgen şirketlerinin çıkarlarını gözetirken, Petrol Kanunu da ülkemizi, dünya egemeni petrol tröstlerinin güdümüne sokmuştu. Üstüne üstlük ABD ile imzalanan ikili anlaşmalarla 35 milyon metrekare vatan toprağımızda ABD üsleri oluşturulmuş, üslerin kurulu olduğu alanlarda ulusal egemenliğimizden vazgeçilmişti; bu üslere, örneğin  en büyüğü ve ünlüsü İncirlik Üssü’ne asker-sivil Türk yetkililer giremezdi, ABD’li askerlerin Türk vatandaşlarına karşı işledikleri suçlar nedeniyle bile Türk yargısı önünde yargılanabilmeleri mümkün değildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde “yedi düvel”e karşı verilen ulusal kurtuluş savaşımızla  kazandığımız tam bağımsızlığı ülke olarak yitirmiştik. Feodal kalıntıların kökünün kazınması, yani toprak ağalığının, tarikat, aşiret yapılanmalarının sona erdirilmesinde toprak reformunun ve Cumhuriyet devrimimizin ve anayasamızın temelini oluşturan laiklik ilkesinin önemini TİP ve YÖN hareketi sayesinde öğreniyorduk; adım adım, günümüzde bütün açıklığıyla ortaya çıkan toplumsal gerçekleri görüp daha o zamanda kavramaya başlamıştık. Mehmet Ali Aybar’ın liderliğinde TİP, ABD emperyalizmine ve SSCB uyduluğuna karşı çıkan, Marksist kuramı ülkemizin koşullarına göre uyarlayarak oluşturduğu güler yüzlü Türkiye Sosyalizmi savunusu ile geniş kitlelerde etkili olabilmiş, 1965 seçiminde TBMM’ye soktuğu 15 milletvekili ile Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin en etkili muhalefetini sergileyebilmişti. YÖN hareketi ise Kemalizm ile sosyalizmi örtüştüren milli demokratik devrim stratejisi ile zinde kuvvetler olarak tanımladığı sivil-asker bürokrasi, gençlik ve aydınlar üzerinde çok etkili bir muhalefet oluşumu sağlayabilmişti.

                            Hukuk Fakültesi ikinci sınıfta okuduğumuz ceza hukuku kapsamında TCK’nun 141 ve 142. maddeleri konusunda mesleğimiz gereği bilgi sahibi olmuş, bu maddelerin, demokrasimizin sola kapalı, düşünce özgürlüğümüzü büyük ölçüde kısıtlayan, ABD emperyalizmine ters düşen ve ulusal çıkarlarımızı savunan her düşünceyi komünizm propagandası varsayıp yasaklayan bir silah olarak kullanıldığını anlamıştık. TİP bu maddelerin 1961 Anayasası’na aykırı olduğu yolunda kamuoyunda etkili bir kampanya yürütüyordu.

                              Tarih 10 Kasım 1962; fakülte ikinci sınıftayım. TİP tarafından Beyazıt Beyazsaray teras katındaki  Rüya düğün salonunda “TCK’nun 141 ve 142 maddeleri ve diğer antidemokratik kanunların yürürlükten kaldırılması” konulu  bir açık oturum düzenlediğini öğrenince konuşmacıları arasında Mehmet Ali Aybar, Orhan Arsal, Aziz Nesin ve  İbrahim Türk’ün de bulunduğu bu toplantıya  katılmak üzere Beyazıt Meydanı’nın tam karşısındaki binanın çatı katındaki açık oturum için Beyazsaray binasının önüne geldiğimde merdivenlerin girişinde TİP’li görevliler güvenlik önlemleri almışlardı. Merdiven girişinde öğrenci olmayan organize bir gurup yine “kahrolsun komünistler” ve benzeri sloganlar atarak salona çıkmaya yeltenirlerken,  görevliler onları binaya sokmamaya çalışıyorlardı. Yine ortalıkta resmi üniformalı polis yoktu. Kalabalığın arasından sıyrılıp hukuk fakültesi öğrencisi olduğumu söyleyerek girişi geçip merdivenlerden çıkarken girişten kavga gürültü sesleri gelmeye başladı, bir şangırtı ile dönüp baktığımda birinin giriş kapısındaki camı yumruklayıp kırdığını, elinin cam kırığından kanlar içinde kaldığını gördüm. Hızla yukarı çıkıp salona girdiğimde konuşmacılar kürsüde sıralanmış, konuşma saatini bekliyorlardı. Salon dolu ve sakindi. Konuşmalar başladıktan sonra saldırganlardan 30-40 kişilik bir grup, aşağıdaki görevlileri aşarak salona dolmaya başladılar. “Moskovaya”, “Moskovaya” sloganlarına  “Hani Türk Bayrağı” tantanası eklenince görevliler bir yerlerden bayrak bulup kürsünün önüne astılar.  Genel Başkan Aybar açış konuşması yaparken saldırgan grup topluca İstiklâl Marşı okumaya başlayınca topluca ayağa kalkıp dinledik. Ortalık sakinleşir gibi oldu;  Söz Aziz Nesin’e verildiğinde daha birkaç cümle konuşmadan saldırganlar “Kahrolsun komünizm”, “Komünistler Moskovaya”, “Tanrı Türk’ü korusun” bağırışlarıyla salonu ayağa kaldırdılar. Salonda yer yer tartışmalar başlayınca toplantıya eşiyle birlikte katılan Aziz Nesin’i ve eşini, partili görevliler, çevresinde etten duvar oluşturarak, büyük güçlükle merdivenlerden zemin kata, oradan caddeye çıkarıp linç olunmaktan kurtardılar. Konuşmalar yarım yamalak tamamlandıktan sonra saldırgan kalabalık Aziz Nesin’in peşinden koşturup salonu terk edince dinleyiciler olarak salondan çıkmakta zorluk yaşamamıştık. Beyazsaray’ın kapısında toplanan kalabalık konuşmacılara ve dinleyicilere sözlü ve filli saldırılarını sürdürdüler. Aynı yörenin yetiştirdiği bir kişi olarak Aziz Nesin’e yöneltilen bu linç girişimini baştan sona izlediğimde, onun kişiliğinde uğradığı vahşiyane saldırıya tepkim duygusal isyana dönüşmüş, yaşamım boyunca unutamadığım acı bir anı olarak belleğimdeki baş köşelerden birine yerleşmişti.

                                    TCK’nın 141 ve 142. maddeleri,  faşist İtalya ceza kanunundan alınıp ceza kanunumuza konulduğu 1936 yılından, yürürlükten kaldırıldığı 1991 yılına kadar süren uygulamaları ile  yüzbinlerce yurtseverin hayatının karartılmasını sağlayan,  emekçi halka karşı ideolojik  bir silah olarak kullanılmıştı. SSCB’nin yıkıldığı dönemde komünizm düşmanlığının anlamı kalmayınca, emperyalizmin, evrildiği neoliberal sömürü sisteminin  ülkemizde globalleşme, küreselleşme, serbest piyasa teraneleri ile perdelenen yeni uygulaması gündeme sokuldu. ABD güdümlü  12 Eylül faşizminin iktidar yolunu açtığı Turgut Özal, işlevi kalmayan 141 ve 142. maddeleri, düşünce özgürlüğü gerekçesi ile yürürlükten kaldırırken aynı düzenleme ile tereyağından kıl çeker gibi,  yürürlükte bulunan  Anayasamızın  temel ilkesi laiklik’in ceza yasamızdaki güvencesini oluşturan din devleti ve şeriatçılığı yasaklayan 163. Maddesini de, düşünce özgürlüğü kılıfı giydirerek yürürlükten kaldırdı. Böylece Cumhuriyetin temeli laiklik ilkesi ceza hukuku açısından yaptırımsız bırakıldı ve  bu gün hedeflenen  emperyalizmin güdümündeki din devletinin yoluna kırmızı halı döşenmiş oldu.                                                 (DEVAM EDECEK)