Av. İSMAİL ŞENOL


NÜFUS NASIL ARTACAK(!)?

-


                    Yöremizin Osmanlı’ya katılması sırasında, yerleşik Rumların, öteden beri olduğu gibi madenleri işleme işine devam etmeleri isteniyor. Bu Osmanlı’nın yeni edinilen topraklarla ilgili genel bir uygulaması. Yerel halk, yerinden yurdundan edilmeyecek, düzenleri bozulmayacak, devlete vergisini ödemek yeterli olacak!. Buradaki temel konu, herkesin bulunduğu yerde kalması, ülke kalkınmasına katkı sunması!. Ülke içindeki gidiş-gelişlerde belli kurallara bağlanmış. Temel yerleşim yerlerine giriş-çıkışlar denetim altında. Şehirlere giriş kapıları yapılmış: Kars kapı, Mardin kapı, Edirne kapı gibi… Öyle yükünü sırtına alan dilediği yere gidemiyor. Hele payitahta taşınmanın önünde sıkı engeller var. Alınan tüm önlemlere rağmen sızma olmuşsa, memleketine geri gönderiliyor!. (“Yüzünde meymenet olmayan memleketine gönderile” şeklinde ferman var.)

                        “Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun – Ah İstanbul sen bir han mısın/Varan yiğitleri yudan sen misin” gibi türkülerin yakılması da bu sıkı denetimin sonucu!. İstanbul’a giden erkekler belli bir ekonomik güce ve sosyal yapıya eriştikten sonra ailesini yanına alabiliyor. Yani İstanbul’a göç karneye bağlı!….

                       Cumhuriyetin temelleri “tam bağımsızlık ilkesi” üzerine kurulmuş ve kalkınmanın köyden başlaması esas alınmış. Anayasal “seyahat özgürlüğü” ilkesine riayet edilmekle birlikte, milletin doğduğu yerde tutmanın alt zemini de ihmal edilmemiş! Milletin efendisinin köylü olduğu söylenmiş, her köye bir tınaz makinesi önerilmiş! Köy enstitülerinden yetişen öğretmenler köylünün eğitimcisi, marangozu, sağlık memuru, tenkit elamanı, ziraatçısı olmuş! Tam bir “mobil ekip” ruhuyla çalışmışlar, köylünün yol göstericisi olmuşlar!. Cumhuriyetin “eğitim ve endüstriyel” haritasına baktığımızda neyin ne şekilde planlandığını ve ne sonuçlara ulaşıldığını kolaylıkla görebiliriz!....

                        İlçemiz merkezli bakıldığında, tarım ve hayvancılık temel geçim kaynağımızdı. Endüstriyel bitki olarak tüktün ekilir, diğer tarım ve bahçe ürünleri ile birlikte hayvan yetiştiriciliği de yapılırdı. Bu da iyi kötü bir ailenin memleketinde kalmasını sağlıyordu. Bir hemşerimizin dediği gibi “her köy ayrı bir üretim fabrikasıydı”. Ha aksayan yönler yok muydu?  Elbette vardı ve bunların giderilmesi devlet politikası şeklinde mümkün olabilirken bu yapılmadı!....

                        Derken, ilerleyen süreçte ülke, küresel üretim tekellerinin yörüngesine girdi. Özal ile başlayan, yerli tarım ve hayvancılığın yok edilmesini amaçlayan politikaların uygulanmaya konulmasıyla birlikte ülkede bir ”alt-üst oluş” yaşandı. Plansız, programsız ve hoyratça uygulanan büyük şehirlere göç olgusuyla karşılaştık. Küresel güçlerin dediği oldu ve tam anlamıyla tüketim toplumu şekline dönüştük. Artık toprağı “gıda üretim aracı” olarak değil de, “bina yapmaya elverişli alan” olarak görmeye başladık!... 

                        İşte bunun sancısını şimdi, ülke olarak da yöre olarak da hep birlikte çekiyoruz!. İş-Kur’un, bir kişilik işi beş-on kişiye yaptırmasına yönelik, ekonomiklikten uzak, “gaz almaya yönelik! getirdiği geçici imkanlar da maalesef fayda etmez oldu!. Ekmeklik un elde edeyim düşüncesiyle ekilen buğdayın, kuşlara bile yetmediği köylerimiz var!. Bu vahameti anlatmaya yeterli değil mi? 

                        Bir sorun var evet ve biz bu sorunun adını koymak zorundayız! Memleket hızla kan kaybediyor!. Önlem alınmalı, ama nasıl? Neye ne çare bulunacak? Eskiden olanlarla bugünkü durumu karşılaştırıyorsun ister istemez! Maliyede, adliyede, eğitimde ve diğer kamu hizmet alanlarında genellikle “yerli memur bulundurmaya” özen gösterilirken bunda da, belediye hariç neredeyse tamamen uzaklaşılmış! Bacasız fabrika umuduyla, yerel imkanlarla ve binbir emekle kurulan Yüksek Okulumuzda maalesef kuruluş sürecindeki beklentiden uzaklaştı!. Turizm diyoruz ama, onda da ulaşım sıkıntımız devam ediyor!..

                        Evet!. Haklı olarak dile getirdiği gibi “hizmet için nüfus önemli” de bu nüfus nasıl artacak? Eskiden beş yılda bir yapılan fiziki nüfus sayımları sırasında, gurbetçi gidiyor sayılıp izine geri dönüyordu. Hukuki ve cezai bir endişe de taşınmıyordu! Ama şimdi, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi uygulanalı beri, her yıl bu nüfus meselesi, “demoklesin kılıcı” gibi başımızda sallanıp duruyor!. Ailelerin devamlı surette, memlekette kalabilme koşulları sağlanmadıktan sonra gerisinin boş olduğu anlaşılıyor! E bu da nasıl olacak, bilen beri gelsin! Sahi şu “kenevir işi” ne oldu? Ona da keneler mi dadandı yoksa! 22.01.2010