Av. POLAT SABUNCU


“DÜŞTÜM  MAPUS  DAMLARINA” – 2

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

Giresun Emniyet Müdürü Sami Altan, benden önce sorgulayıp baskı altına aldığı öğrenciler Çetin Eriş, Fırat Özel ve Ömer Vatan’a uyguladığı manevi baskı ve şantaj içerikli sorgulama yöntemleriyle, aleyhime elde ettiği ifadelerden kaynaklanan rahatlıkla, beni sorgulamaya başlamıştı. Soruları oturduğum yerden yanıtlıyordum. Bana karşı saygısız hiçbir söz ve davranışta bulunmuyordu. Yazıhanemde gizli toplantılar(!) yaparak, diğer sanık öğretmenlerle birlikte gençlere “komünizm propagandası” yaptığım, onlara belirli kitapları okuttuğum, İstanbul’daki Şebinkarahisarlı DEV-GENÇ militanlarıyla örgütsel ilişki içinde olduğum,Şebinkarahisar’da DEV-GENÇ’in şubesini açmak istediğim gibi tamamı gerçek dışı sorulara kısa ve kesin yanıtlar verip suçlamaları reddettim. Sorgucu, önündeki dosyadan,önlü arkalı tek yapraklık, teksir ile basılmış, üzerinde elle çizilmiş başı baretli bir kafa resmi bulunan, üçüncü hamur kağıda basılı bir bildiriyi bana vererek bu bildiriyi gençlere verip şehrin sokaklarına astırıp astırmadığımı sordu. Bu soru sorulduğunda benden önce kimlerin, hangi gençlerin sorgulanmış olduklarını bilmiyordum; önüme konulan belgeyi de ilk kez görüyordum. İTÜ Öğrenci Birliği tarafından yayınlanan bir bültendi bu… Ön sayfadaki elle çizili baretli insan kafası Deniz Gezmiş’i anımsatıyordu; ama herhangi bir isim yazılmamıştı. Arka sayfada ise İTÜ Öğrenci Birliğiadına kaleme alınmış bir metin vardı. Bu metinde “komünizm”, “sosyalizm”  ya da “sınıf mücadelesi” konularında hiçbir açıklama yoktu; sadece 12 Mart’ın “faşist bir darbe” olduğu vurgulanıyor ve emperyalizme karşı mücadeleden söz ediliyordu. (Bu belge arşivimdeki dosyada yok; bulabilsem tamamını buraya aktarmak isterdim.) Bildiriyi önlü-arkalı inceledikten sonra böyle bir bildiriden haberim olmadığını, gençlere dağıtıp cadde ve sokaklara astırmadığımı kısa ve net olarak yanıtlayınca deneyimli sorgucu “avukat bey siz inkâr ediyorsunuz, ama arkadaşlarınız her şeyianlattılar” diyerek aklı sıra beni suçlamalar konusunda ikrarda bulunma çabasına giriştiğinde “müdür bey, benim bildiri konusunda da diğer konularda da verdiğim ifadelerdoğrudur. Başkalarının ifadeleri beni bağlamaz.” karşılığını verdim. Sami Altan bu konuda kesin tavrımı anlayıp daha fazla üzerime gelemedi.

Sorgu zaptımı okuyup imzaladıktan sonra yazıhanemde de arama yapılacağını bildirdi. Giresun’dan getirdiğiiki polisle beni yazıhaneme gönderdi; avukatlık büromda iki sivil polis aramaya başlamadan önce ilçe C.Savcı Yardımcısı Hayri Özçengelbüroma gelip aramayı yönetmeye başladı. Sami Altan aramada bulunmadı. O sırada yazıhanedeki kitaplığımda yasaklanmış iki kitap olduğunu biliyordum; biri Thomas Kornaros adlı bir Yunanlı’nın “Fırtına Çocukları” adlı romanı, diğeri yanılmıyorsam “Pir Sultan Abdal” adlı yazarını anımsayamadığım bir kitaptı. Aramayı yapan polisler, bu kitaplarda aradıkları sözcükleri bulamadıkları için onlara dokunmadılar; üzerinde “sosyalizm”, “komünizm” ibareleri bulunan kitaplarımın tümünü, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Orhan Kemal gibi onların gözünde “komünist” olan yazarların kitaplarını ve “Komünizm-Sosyalizm İle İlgiliYargıtay Kararları” adlı mesleki kitabımı da “yasak yayın” olarak ayırınca C.Savcısı HayriÖzçengel’eSavcı bey bunların hiçbiri yasak yayın değil, biliyorum, mesleki kitabımı bile alıyorlar; müdahale edin” dediğimde, “Polat bey önemli değil, yasak değilse ilerde size iadeedilir” karşılığını almıştım.Özçengel sağ görüşlü, sorunlu aile yaşamı olan, hukuk formasyonu zayıf, silik kişilikte  bir hukukçuydu; bu nedenle kitaplarım konusundaki tutumunu hiç yadırgamadım. Zaten o zaman adliyemizdeki savcı kadrosunu tutarlı bulsaydım, Giresun Emniyet Müdürünün ifademi almasına karşı çıkmakta direnir ona ifade vermezdim. 

 Arama işleminden sonra Adliyeye götürüldüm.  İfadesi alınan diğerleriyle adliyede bir araya geldik. Lise beden eğitimi öğretmeniİzzettin Durmuş, tarih öğretmeni 1932 doğumlu benden 12 yaş büyük Habip Özen ve matematik öğretmeni Celal Ünlü, öğrencilerden Ömer Vatan, Fırat Özel ve Çetin Eriş bir araya gelmiştik. O yıl mayıs ayında ilk görev yeri olarak Lisemize atanan yeni evliCelal Ünlü’nün de aramızda bulunması hepimizi şaşırtmıştı. Oradakiler belirli bir mücadelesi olan, kendilerini solcu-devrimci olarak tanıdığım kişilerdi ama yeni geldiği için henüz tanıma fırsatı bulamadığımız sadece sevimli  kişiliğiyle bildiğimiz Celal hoca da aramıza alınmıştı. Onun neden aramıza eklendiğini hâlâ anlayabilmiş değilim.

Adliyedeki işlemler tamamlandıktan sonra C. Savcılığının tutuklama istemiyle sulh ceza yargıçlığına  sevk edildik. Sulh ceza  yargıcımız, Abdullah Çalışkan adında, namazında niyazında, kılık kıyafet yoksunu bir dinci idi. Akşamın geç saatlerinde  duruşma salonunda topluca Abdullah Çalışkan’ın huzuruna çıkarıldık. “Komünizm propagandası yapmak ve yıkıcıfaaliyette bulunmak” suçlarından sorgulandık. Emniyette alınan ifadelerimiz ayrı ayrı okunarak savunmamız soruldu. Gençlere, mahkemede ifadelerini değiştirirlerse, tutuklanıp sıkıyönetim mahkemesine gönderilecekleri bildirilip, aynı ifadeyi verirlerse salıverilip kurtulacakları özellikle telkin edilmişti. Bu yüzden gençler, emniyette alınan,sorgucunun belirlediği gerçek dışı anlatımları da içeren ifadelerini değiştirmediler. Öğretmen arkadaşlar ve ben de, suçlamaları tümüyle reddeden ifadelerimizi yineledik. Abdullah Çalışkan’ın  tümümüzün tutuklanması kararını açıkladığında ben hiç şaşırmadım ama gençler çok şaşırmışlardı.

                               Gece yarısına doğru resmi bir araca bindirilerek jandarmalar gözetiminde bu gün de kullanılan Şebinkarahisar Cezaevi’ne gönderildik. Cezaevine getirildiğimizde jandarmalar bizi cezaevi gardiyanlarına teslim ettiler. Cezaevine girdiğimizde bütün gün aç susuz bekletilmenin yorgunluğu ve hiç beklemediğimiz bir işlemle karşılaşmış olmanın şaşkınlığı içindeydik. Başgardiyan Hüseyin Dığıl (Akıner) beni diğer tutuklu arkadaşlarımdan ayırarak üst kattaki kendi odasına çıkarttı. Geçmiş olsun dileklerinden sonra bana “Polat beybu gece sen burada benim odamda yat” önerisinde bulununca aşağıda koğuşlara alınan arkadaşlarımla ilgili bir “tertip”ten kuşkulanarak “hayır, beni arkadaşlarımdan ayırmayın,onlar nerede yatırılacaksa ben de onlarla birlikte yatacağım” yanıtını verdim; beklemediği bu yanıtım karşısında çaresiz beni aşağı indirip öğretmenCelal Ünlü ile 4. koğuşa,Çetin Eriş ile Fırat Özel’i 3. koğuşa İzzettin Durmuş, Habip Özen ve Ömer Vatan’ı 5. Koğuşa dağıttılar. 4 ve 5. koğuşların arasında bir boşluk vardı her iki koğuşun açık olan kapısı bu boşluğa açılıyordu. Bu boşluk demir parmaklıklarla ve kilitle diğer koğuşlardan ayrılıyordu. 4. Koğuşa girdiğimde Kavaklar mahallemizden baba-oğul iki tutukludan başkasını tanımıyordum. Koğuş kalabalıktı; sigara dumanlı loş ışıklı ağır bir hava, kirli paslı ranzalarla pasaklı, sefil bir ortamla karşılaşmıştım. Tanıdık baba-oğul geçmiş olsun dileğinde bulunarak giriş kapısının yanındaki ranzanın altına beni yatırdılar. Celal hoca ortada boşlukta ayakta duruyordu. Tutuklulardan biri Celal hoca’ya kim olduğunu sordu, lise öğretmeni olduğunu öğrenip suçunu sorduğunda “komünizm propagandasıyapmak” demeyi halkı olarak sakıncalı gören Celal hoca “ben suçsuzum, iftira işte” mealinde bir yanıt verdi. “Anarşistlik yaptık demeye dilin varmıyor değilmi?” diye kükreyen biri çelimsiz, minyon yapılı Celal hocaya saldırdığında başkaları da onun başına çullanıp öldüresiye yumruklamaya başlamalarıyla,Kavaklarlı tanıdık genç üzerime bir yorgan atıp beni kucakladığı gibi koğuş kapısının dışına attı, saldırıdan beni böylece kurtarmıştı. Dışarı çıktığımda karşı 5. koğuş kapısından  Ömer Vatan’ın da yüzü kanlar içinde burnunu mendiliyle tutar biçimde fırlayıp yanıma geldiğinde, gömleğimin sol kolunun kan içinde olduğunu görünce, kolumdan bıçaklanmış olabileceğimi, sıcağı sıcağına yaralandığımı fark edemediğimi düşündüğüm sırada burnunu tutan Ömer eliyle  işaret edip, işaret parmağıyla kolumu gösterdiğinde gömleğimdeki kan lekelerinin Ömer’den koluma sıçradığını anladım. Daha sonra Celal Ünlü kafası, yüzü-gözü yara bere içinde 4. koğuştan, Habip hoca ile İzzettin  hoca da 5. koğuştan canlarını ara boşluğa atarak kurtarabildiler. ÇetinEriş ve Fırat Özel ise üçüncü koğuştan dışarı çıkma olanağı bulunmadığından ölesiye dövülüp o koğuşta tutuklu bulunan Murat Sabah ve Salih Çakır’ın araya girmesiyle kendilerini ölümcül dayaktan kurtarabilmişlerdi. Cezaevindeki ilk gecemizdebize “organize bir linçgirişimi” düzenlenmiş,  12 Mart’ın “balyoz”unu yiyen yüz binlerce yurtsever arasına Şebinkarahisar’da da bizler katılmıştık. (DEVAM EDECEK)