Av. POLAT SABUNCU


ATATÜRK YÜRÜYÜŞÜMÜZ

A N I L A R I M - POLAT SABUNCU


Mesleğe Şebinkarahisar’da başladığım yıllarda beni en çok etkileyen olaylardan birincisi, 12 Mart öncesi dönemde “komünistlerle mücadele” kapsamında  akıl hastası birini etkisiz hale getirmek amaçlı bir tertibe kurban giden, emekçi bir ailenin vatan görevindeki çocuğu Mustafa Kahraman’ın öldürülmesi olayı, ikincisi de 12 Mart darbesinden sonra ortaokul son sınıf öğrencisi Murat Doludizgin’in “Atatürk’e hakaret” suçlamasıyla tutuklanmasıdır.

12 Mart faşist darbesi, ülkemizde ve ordu içinde gelişen milli demokratik devrimci birikimi askeri darbe ile iktidara getirme girişiminin(9Mart), CİA tertibi ile 12 Mart’ta ABD yanlısı bir askeri darbeye dönüştürülmesiyle gündeme gelmişti. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında filizlenip toplumsal tabanı sürekli genişleyen antiemperyalist ve antikapitalist gelişmenin ezilmesini öngören ABD güdümündeki 12 Mart darbesi, faşist bir “balyoz harekâtı” olarak solcuların tepesine indirilmişti. Darbeyi izleyen aylarda Şebinkarahisar’da gelişmeleri acı ve üzüntüyle izliyorduk. Nato’cu Atatürkçüler, yani Natotürkçü’ler tarafından gerçek Atatürkçüler, Kemalistler eziliyordu.

İşte bu ortamda 1971 yılı mayıs ayında Şebinkarahisar’da bir olay bomba gibi patladı. Bir ortaokul öğrencisi Murat Doludizgin, “Atatürk’e hakaret” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Bu haberi duyunca, 14 yaşında bir ortaokul öğrencisinin böyle bir suçlama ile tutuklanması, bütün yaşamını etkileyecek cezaevi koşullarına o yaşta itilmesi, tutuksuz da yargılanabilecek bir öğrenci sanık hakkında tutuklama kararı verilmiş olması çok canımı sıkmıştı. Bu öğrencinin kim olduğunu merak edip sorduğumda Murat Doludizgin’in çocukluğumun kahramanlarından Çoban Hakkı’nın torunu, alınteriyle kıt kanaat geçinen, onuruyla tanıyıp sevdiğim bir emekçi Lütfi ağabeyin oğlu olduğunu öğrenince kahrolmuştum; 12 Mart faşizminin, bizim “gardrop Atatürkçülüğü” olarak nitelendirip karşısında olduğumuz Natotürkçü anlayışının egemenliğindeki Şebinkarahisar yargısı o günlerde önüne “Atatürk’e hakaret ettiği” iddiasıyla getirilen henüz erginlik yaşına bile gelmemiş bir çocuğu tutuklayıp demir parmaklıkların arkasına göndermekte sakınca görmüyordu. O yargı, iki ay sonra, beni de üç öğretmen, üç lise öğrencisiyle birlikte tutuklayıp dört buçuk ay hapishanede yatıracaktı.

Tutuklanan ortaokul öğrencisinin “ülkücü” olmasının benim için hiç önemi yoktu. O yaşta lise ve ortaokulda öğrenim gören öğrencilerimizin “komünizm düşmanlığı” yapmaları için “ülkücü”lükle sözüm ona donatılmaları, ya da “sosyalizm” adına sözüm ona “solcu-devrimci”liğe yönlendirilmeleri yanlıştı; öğrencilerimiz bizim öğrencilik dönemimizde olduğu gibi, Cumhuriyete, kurucusu Büyük Önder’imize ve ilkelerine bağlı gençler olarak yetiştirilmeliydi. Murat Doludizgin’in tutuklanmasını, o dönemde Osmanlı’yı yücelten, Atatürk’e dolaylı yollardan karşı çıkan,  Şebinkarahisar’da halkı “milliyetçiler-komünistler” olarak bölen ve lisemizde geniş bir taban oluşturan “ülkücü” kesimin etkisi altında kalarak Atatürk karşıtı bir söylemde bulunmuş olabileceğini düşünmüştüm; benim için önemli olan, o yaşta bir öğrencinin böyle bir söylemde bulunup bulunmadığı değil, hakarette bulunmuş olsa bile bir ortaokul öğrencisinin bu nedenle cezaevine atılmış olmasıydı. Olayın  gündeme geldiği Mayıs 1971 ayı içinde “Atatürk Düşmanı Zihniyeti Tel’in (Lanetleme) Yürüyüşü” düzenlemeyi düşündüm. Bu konuyu arkadaşlarla görüşüp 15 Mayıs 1971 cumartesi gününü bu yürüyüş için belirledik. O gün avukatlık yazıhanemin önünden başlayıp Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk büstünün önünde İstiklâl Marşı’mızı topluca söyleyerek sonlandırdığımız yürüyüşümüz, tahminen 60-80 kişilik katılımla olaysız geçmişti. Bu yürüyüşte büyük bir Türk bayrağımız vardı; bayrağı iki ucundan ilk kez aramızda gördüğüm Tamzaralı İsmail Kaynak tutuyor, diğer katılımcılar da arkada ucundan köşesinden tutarak yürüyorlardı. Yürüyüşte hazırlayıp taşıdığımız 8-10 pankartın saplarını, olası saldırıya karşı önlem olarak kullanmayı düşündüğümüz kalın sopalar oluşturuyordu.  O yürüyüşte,  o güne kadar “ülkücü” saflarda gördüğümüz Ömer Vatan ilk kez aramıza katılmıştı. Sevgili Ömer kardeşim yaşamındaki   bu değişimin karşılığını, iki ay kadar sonra bizimle birlikte cezaevine konularak alacaktı. Kısa bir süre cezaevinde yatırıldıktan sonra salıverilen Murat Doludizgin, o yıl ortaokuldan mezun olmuş, 1971-72 ders yılında Şebinkarahisar Lisesi öğrenciliğine o zamanki lise müdürü Hasan Kaptı tarafından kabul edilmemişti. Yanılmıyorsam Hasan Kaptı, idareyi maslahatçı kişiliğiyle, 12 Mart’ın “sahte Atatürkçü” ortamında, Atatürk’e hakaret suçlaması ile yargılanan bir öğrenciyi okula öğrenci olarak kabul etmenin, kendisi için sakıncalı olduğunu  düşünmüş olmalıdır.

 Murat Doludizgin için o yaşta gurbet yolu görünmüştür; İstanbul’a gelip aynı zamanda çalışarak Ticaret Lisesi’nden “teşekkür” ile mezun olur. Sınavda yeterli puan almasına karşın olumsuz koşullar üniversitede eğitimine fırsat vermez; kendini geliştirmek üzere çeşitli kurslara girip bitirir ve serbest muhasebeci olarak çeşitli kurumlarda çalışır. Emekli olduktan sonra mali müşavirlik sınavını kazanarak kendi müşavirlik bürosunu kurup mesleğini sürdürür. Bir süre sonra da bürosunu  kapatıp fiilen de emekliye ayrılır.

Aradan yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmıştır; 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan ABD güdümlü ikinci faşist darbeden sonra ülkede geçmiş dönemde yaratılan dışardan yönlendirilen “kardeş kavgası” konusunda sular durulup gerçekler anlaşılmaya başlayınca, eski düşmanlıklardan büyük ölçüde uzaklaşılmıştır. Öyle ki kişisel yetenekleri arasında Türk Halk Müziği yeteneğinin de bulunduğunu öğrendiğim Murat Doludizgin kardeşim, benim kitabıma da adını veren ZİYANI DEĞİL başlıklı şiirimi âşık deyişi tarzında bestelemiş ve bu vesileyle aramızda dostluk bağları oluşmuştur.

Bu anı yazıyı kaleme almadan önce telefonla görüştüğüm sevgili Murat Doludizgin kardeşimin, “Atatürk’e hakaret” suçlaması ile tutuklanması olayını, kitabımda bir vesileyle adını da vererek yazmış olmam nedeniyle haklı olarak bana gücendiğini öğrenmiş oldum. Kitabımın 71. Sayfasında bu kısmı bulup yeniden okuduğumda, bizim tutuklanmamıza neden olan, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na Hüseyin Yücel ve arkadaşları tarafından gönderilen  ihbar mektubu ile ilgili 2 numaralı açıklamamda bu konuya değindiğimi, isim vermeden yazılması mümkün bu olayı onun adını da yazarak açıkladığımı görünce maksadımı aştığımı anlayıp  kendisinden özür diledim, burada da beni bağışlamasını diliyorum.

Son görüşmemizde olayın benim için hiç önemi olmayan ayrıntılarını da öğrenmiş oldum: Tutuklamaya neden olan olay aynı sırada oturan iki samimi arkadaş arasındaki sözüm ona ideolojik(!) tartışmadan kaynaklanmış; Murat’ın sınıf ve sıra arkadaşı, o zamanki Halk Bankası Şube müdürünün oğlu Gökhan Yıldırım adlı öğrenci, Murat’ın çok değer verdiği Oğuz Han’a yakışıksız sözlerle saldırıp Türklerin tek önderinin Atatürk olduğunu dile getirerek  Oğuz Han’ı aşağılayıcı sözlerini sürdürmesi üzerine, Murat da buna tepki olarak Atatürk’ü aşağılayan bir cümle ile karşılık vermiş. Gökhan bu cümleyi duyar duymaz “tamam senin işin bitti” mealinde karşılık verdikten sonra, bu basit çocukça tartışma,  bir şikâyet dilekçesiyle C. Savcılığına yansıtılıp dava konusu yapılmış. Murat cezaevinde iken savunma hazırlamak için dosya içeriği konusunda bilgi istediğinde dosyayı inceleyen hukukçu (adını yazmam doğru olmaz), davaya neden olan şikayet dilekçesinin “Murat’ı ipe götürecek kapsamda bir dilekçe” olarak yazıldığı bilgisini cezaevindeki sanık Murat’a iletmiş. Murat Doludizgin kardeşim bu bilgiyi alınca böyle bir dilekçeyi ancak benim yazabileceğimi düşünmüş, kendi açısından haklı olarak beni suçlamış. Oysa böyle bir olay bana  gelmiş olsa kesinlikle şikâyet konusu yapmayacağım, böyle bir çocukça tartışmayı yargıya yansıtmayı kesinlikle reddedeceğim açık ve kesindir. Yaşamım boyunca böylesine haksız suçlamalarla, iftira ve tertiplerle o denli çok karşılaştım ki telefon görüşmemizde Murat kardeşim bu bilgiyi aktarınca hiç şaşırmadım; bu ülkede eğilip yamulmadan dik durup mücadele vermenin, inandığı gerçeği, doğruları  savunmanın güçlüğünü yaşayarak bilenlerdenim.